BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Evvel saman içinde evren zaman içinde değişmiş..değişebilmek için yaralanmış, öğrenmiş, acımış, acıtmış, saklamış, saklanmış..evvel samandan çıkmayı ,evren zamandan sıyrılmayı unutmuş, unutturmuş...hatırlanırsa yine acıtır diye, yine yaralar diye, unuttukça daha çok yaralamış, daha çok yaralanmış, cesareti unutmuş, korkuyu öğrenmiş, öğretmiş, yaşatmış, yaşamış...hatırlayanları içine almış, yapmayın dercesine hafızalarına girmiş, tehdit etmiş, son kozlarını oynamış, ne olacağını bilmeden ve artık ne yapacağını bilmeden son hamlelerini tüketmek ve tükenmek için harcamış ama...yorulmuş çok yorulmuş, artık koruduğu şeyin ne olduğunu  bile hatırlamadığı bir tuzakta olduğunu anlayamadan “tekrar, tekrar” korumuş, kendinden, 
kendi unutturduklarından, neye niye olduğundan uzak  direnmiş ...sadece direnmiş..


Ta ki yaşamın ışıklarının ona göz kırpmaya başladığı ana kadar..tanıdık bu ışık içini aydınlatmaya başlayınca önce yine korkmuş...unuttuğu bir şeylermiş çünkü ..yabancıymış, aslında korktuğu, direndiği kendi olsa da hatırlayamayan zihni bu oyun planında ona yine kendi senaryosunu yaşatmaya başlarken... ışığın sadece ona göz kırpmadığını farketmiş, bu heyecan vermiş, can vermiş...amaç olmuş artık, ümit olmuş, acıya değer olmuş, hatırlamaya değer olmuş... Kadın olmuş bir keresinde tanrıça olmuş, prenses olmuş...Işığa kavuşacak narin bir ses olmuş, biraz gücenik,biraz tedirgin... haykıramamış önce, fısıldamış.. duyarlar belki diye ..önce duyan olmamış ama sonra ışık başkasının da yüzüne doğmuş bir sabah..onu da aydınlatmış, ısıtmış, korkutmuş ince bir yerinden, hatırlatmış...şovalye olmuş o da, savaşçı olmuş, hizmetkar olmuş ışığa ve ışıktakilere.. ona dokunan ışık prensesin sesiyle birleşip çağırmışlar onu..”hatırlamaya”, hatırlayan olmaya, hatırlatan olmaya...sesi daha gür olanla sesi narin olan artık birlikte şarkı söylemeye başlamışlar, ışığa doğru yükselen sesleri, gökteki yoldaşlarına nefes olmuş, kartallar gökte, yunuslar denizde eşlik etmişler onlara, uyuyan ejderler kış uykusundan  uyanmışlar sevinçle...hatırlayanlara eşlik etmek ve  birlikte dans etmek için..polenler neşelenmiş, toprak sevinmiş, hatırlıyoruz diye... Bütün resmi görenler sadece birkaç kareyi anlayamamış önce...birşey eksik deyip durmuşlar..ama ne? cesaret mi, kararlılık mı, samimiyet mi? Bu kadar unutmuş olabilir miyiz bu dostları? Belki onlar da unutmuştur bizi...sonra bir araya gelmişler bir gün..tekrar tanışmak için... hafif mahcup, ama heyecanlı, umutlu...


Işık onlara cömert davranacak mı bu sefer...sadece sevgiyle olacak mı..bilemeden tedirgin başlamışlar.. ama..eski yuvanın kokusunu hatırladıkça “güven” hatırlatmaya başlamış kendini “ben de varım” diye, vardım, varım ve hep olacağım..beni unuttunuz ama ben hiç unutmadım sizi...diyecek mi?


Bitkiler, polenler, hayvanlar dans etmeye başladıkça en zor hatırlayan insana gelmiş sıra..bütün resmi hatırlayan insan..bütünün resmini bilen insan...en çok unutan, en çok korkan....ışığın dokunuşlarıyla esnemiş, rahatlamış önce...sonra durmuş, korkmuş yine, niye neden korktuğunu bilmeden kendini korkarken bulmuş, on yıllarca, yüz yıllarca, bin yıllarca...ışığı görenlere neler yaptıklarını hatırlayan yürekleri acıyla yine unutturmuş onlara o resmi..sonra yine yeniden..sürmüş bu kısır döngü..olmamış olamamış..ama sahnedeki dostlar hiç bırakmamışlar rollerini, polenler, bitkiler, kartallar, ejderler hiç vazgeçmemişler... insanı beklemişler sabırla, vazgeçmeyeceği günü, günleri..


İnsan doğmuş... adam olarak, kadın olarak, prens olarak, köle olarak, prenses olarak,  hizmetkar olarak... yeniden doğmuş, doğurmuş...hatırlamış, bu sefer unutmamış, unutamamış..her ne oluyorsa olsun artık unutamıyormuş...ceza görmüş bazısı yakasından düşmeyen  bu hediyeyi...uzaklara gitmiş, başka alanlara başka sahneler çıkmış ama bu replikler artık unutulmuyormuş...ışık karalıymış bu sefer...her ne olursa olsun...bu sefer kararlıymış...son nefese kadar...bu beden ve her bedende...bu boyut ve her boyutta.... ilk defa bu kadar birlikte, tüm, bütün...


Buna alışmak yine kolay olmamış insana..ama “artık hazırız” derken bile içinde o korkan çocuğu farketmemiş önce...”artık yaralanmak istemiyorum” diyen çocuğu, belki de ona şefkat göstermek, onun hatırladığı ve hatırlattığı “ışığı” onunla tekrar tanıştırma görevinin bu sefer kendinde olduğunu anlayamamış önce... tam ve bütüne giden yolda bu sefer ışığın kararlılığı yeniymiş sanki...yeni, yeniden..yeniden doğarcasına... Bu yeniden doğuşta “yeni” olanlardan biri dışarıdan değil içeriden öğrenme ve hatırlama imiş...dışarıdan öğrettikleri “kılıç” savaş aleti değilmiş meğer, “bilgelik ve kararlılıkmış”, kitap “ezberlenmesi gereken” değil, içeriden yazdırılanmış, yürekten...kartal , ejderha, tüy, kalem, şövalye, prenses... anlatılan değilmiş...”sahnede yarım kalan oyunu tamamlamak üzere sabırla bekleyen dostlarmış... esas oyuncular..başrol...hepsi..hepimiz”.


Yeniden Doğuş “hatırlatır”...esas senaryoyu hatırlatır, ışıkla yıkanmış “hakikati” sunar... gölge hakikatin duvara yansımasıdır sadece....gölge asıl değildir....gölge arkada kalandır, bize öğretilen değildir, ışığın arkadaşıdır...oyunu duvarda seyretmemizi sağlar...siliniverir sonra.. bir anda...gösterir, öğretir ve silinir..geriye kalan bizizdir..biz yoksak gölge yoktur... gölge karanlığın değil ışığın dostudur...karanlığın efendiliği denendi..hep..ama olmadı, olamazdı.. yine bu sahnede bu sefer aydınlıkta oynansın istiyor ışık..önce gözler kör oldu bu ışıktan ama alışıyoruz... duvarda değil sahnede oynamaya hazırlık bu...asıl oyunu.. asıl senaryoyu.. tüm başroldeki yol arkadaşlarımızla...

Dt. Turgay Köyağasıoğlu